Reva

Güneşin en sıcak saatleriydi. Nereye varacağımı bilmeden yaptığım yürüyüşlerden birindeydim. Nereye varacağımı bilmemekten şikâyetçi değil, bilakis hoşnuttum. Barbaros Bulvarı’nda sıralanan kafelerden birine dalıp oturdum. İçeride çalan müziğe ya da insanlara kapalıydım. Kulaklığım ve kafamın içindekiler yeterliydi. Kahvemi alıp oturduktan sonra müziği açtım. Bir şeyler okudum. Gerekli, gereksiz bir sürü şey okudum bir süre. Sonra düşündüm. Bu hayattan ne beklediğimi ve hayatımdaki insanların beklentilerini düşündüm. Aynı ilkokulda problem çözme taktiği gibi, verilenler ve istenilenler listesi yaptım. Problemi çözebildim mi? Hayır.

Gözlerimi kapatıp bulvardan aşağıya akan trafiği izledim bir süre. Sonra ada vapuruna gitti aklım. Yarın, adada olacağım. Mimoza çiçeği kokulu sokaklarda, birbirine benzeyen ve benzemeyen onlarca kedinin arasından sıyrılarak iç dünyama ineceğim. Düşünmekten korkmayacağım. Ağlamaktan, bağırmaktan ya da üşümekten korkmayacağım. Varsın onlar korksunlar benden diyeceğim de ne korkutacak heybetim var artık ne de ağırlığım. Neyse, diyeceğim o ki; insan bir şeyleri istediği zaman ona ulaşmak için çok çabalıyor. Tırnaklarından, burnundan kan aka aka istediğine ulaşacağı gün için savaşıyor. Bunun için büyük sözler verip, büyük adımlar atıyor. İnsan öldürüyor yahu! İnsan, istediğine ulaşmak için başka bir insanı öldürüyor!

Bazı davranışlar ve sözler etle tırnak gibidir. Birbirinden ayrı düşünürseniz içinizi acıtır. Bu ikisini bir bütün olarak ele almak, buna göre plan yapmak revadır. Aksi halde ne sözün, ne hareketin manası kalır ki mana olmayınca tamam olan hiçbir şey yoktur.

Bir yorum yazın