Dert ve Deva

İnişli çıkıştı sürdürdüğüm bir hayatım vardı. Sen beni görsen, inişlerimi bilmezdin. Hep yükselişte görünürdü ivmem ve gülüşlerim çoğu zaman akşamdan hazırladığım kürün sana yansımasıydı. İsmimi söylediklerinde bakışlarım donuklaşır ve bu seslenişin ardından başıma nelerin geleceğini merak eder, dururdum. Aslında mutlu olmaya meyilliydim hep. Her seferinde inancımı yitirmeden kalabalıkların üzerine yürümeyi marifet bilirdim. Henüz 19 yaşımdaydım. Hayatıma yeni insanlar almış, bu insanların kocaman avuçlarının suratıma pat pat inmesine hiç ses çıkarmamıştım. O sene hiç unutmam, İstanbul’a döndüğümde kapıyı açan anneme sarılıp “N’olur beni bir daha oraya gönderme” diyerek ağlamıştım. 19 yaşımdaki ben, anneme sarılarak ağlamaktan utanmazdım. Annem de ben ağlarken “ağlama” deme gafletine düşmezdi. Beraber ağlardık.

Bir zaman sonra ben artık 20 yaşımda olmuştum. Yine hayatımdaki insanlara yenileri katılmış, seni bırakmam diyenler çoktan başka limanlara yanaşmıştı bile. Gün be gün büyüyordum. Bir gün yediğim tokatlardan biri dudağımı patlatmış ve kendi kanımı emmeyi ilk defa o zaman denemiştim. Çünkü arkadaşım kanımı görsün istememiştim. İnsanların imrenerek bahsettiği, koca okuldaki iki bonustan biri olan ben, kimseyi kırmamaya çalışırken paramparça olmuştum. Hayatımda en çok sevdiğimi düşündüğüm derin uykularım, yerini kapı tıkırtısına hatta kedilerimin ayak seslerine dahi göz açtıracak uykulara bırakmıştı. Ve bir insan, başka bir insana yapılmayacak kötülükleri bana reva görmüştü.  O an sadece hayatımdan insan eksilmesiyle kalmamış, özgüvenimi ve insanlara güvenimi de kaybetmiştim. O dönemlerde sığınacak kimsem de yoktu ya başıboş yürüyüşlerim böyle başladı işte.

Artık bitti dediğim zamanlarım oldu. Bazen bitti demeden de bittiği olurmuş aslında. Bitmiş, tükenmiş ancak ben fark edememişim. Sonra yeni bir başlangıç olmuş. Başlaması için başlasın dememe de gerek yokmuş hem. Başlayacağı varsa, başlıyormuş. Gel gelelim, 22 yaşımdayım. Sarayburnu sahilinden İstinye’ye kadar yürüdükten sonra en derin kazılan mezarları bile silme doldurarak gömebiliyormuşsun, anladım. Pek tabi ki bu arada insanlar geliyor ve gidiyorlardı. Kimseye güvenemem diyen ben; yaptım, güvendim. Sonra ne mi oldu? Yine hayatımdan insanlar çıktı. İnsanlar çok garipler. Davetsiz gelip, kovmadan gitmeye çok meyilliler.  Bu arada 23 yaşımdayım.

Alttan almak, empati kurmak, tolerans göstermek, kırmamak için susmak, üzmemek adına üzüldüğünle kalmak.. Tüm bunlarla geçen 23 yıllık bir yaşamın son durağındaydım. Hayatıma yeni insanlar girdi ve birkaç tanesi çıkmayı tercih etti. Burada kocaman bir paragraf var aslında, ne okumaya zamanınız yeter ne de benim anlatmak için yeterli dağarcığım. 24, 25, 26.. derken 30 yaşımdayım.

Bu yaşa kadar içime attıklarım yetmezmiş gibi, hayat dedi ki, “inandığın her şey yalan”. En çok inanmaya ihtiyacım olan dönemde, inandırmamak için bana her şeyi yaptı bu hayat. İnsanların en kıymetlisi çok üzdü beni. En çok o üzdü. Hani diyorlar ya, insanın kalbi yumruğu büyüklüğündedir diye, benim yumruklarım küçüldü böylece. Nefes almam gerekiyor diye kendimi paralarken, elinde ıslak bir havlu ile ağzımı kapatmaya koştu herkes. İnsanın böyle anlar için kaçmayı bildiği bir yerler olmalı. Benim de vardı. Gittiğimde yerle bir ettiğimi gördüm. İşe yaramadı, kaçamadım. Nefes alış verişlerim yine kesik kesik. Beni kendime getirmeye çalışan insanlar avaz avaz bağırırken, kulaklarımı onlara da kapatıyorum artık. Çünkü sesler kafamın içinde birbirine karışıyor ve ben artık baş edemiyorum.

Ben, 30 yaşımda bir çocuğum. Bu zamana kadar biliyorum dediğim her şey yalan, inanıyorum dediğim her şey fasa fisoymuş. Gelecekten bahsederken, korkularım buzlu bir cam ardından bana parmak sallıyor. Umut ettiğim her şeye dair bir korkum var. Bunları sana anlattığım için yarın pişman olabilirim. Ama ben artık yarını düşünmek istemiyorum. Sarhoşluğumla alakalı da değil hem. Henüz üçüncü kadehi içiyorum. Hafızam hala yerinde. İstersen dün gece gördüğüm rüyadan bahsedebilirim. Ciddiyim! Bak şimdi;

“Kahverengi bir kutunun içine aylar önce koyduğum bir Kızılgerdan, ailece oturduğumuz bir anda aklıma geliyor. Öldüğünden korkarak kutunun kapağını açıyorum. İlk koyduğum Kızılgerdan’ın tüyleri kartlaşmış, kanatları birbirine girmiş, çirkin mi çirkin bir kuş olmuş. Ancak bu sürede yumurtlamış ve yumurtalarını korumayı başarmış. Kutuda tam 5 tane yavru vardı. Tüyleri güzel mi güzel, parlak ve renk geçişleri kalemle çizilmiş kadar keskin. Bu sevinçle kutunun kapağını kapatmaya çalışırken yavrulardan biri uçmaya başlıyor odanın içerisinde. Gözlerim doluyor, ağlıyorum. Sonra elimi uzatıyorum ona. Tüylerini bozmamak adına hamle yapmak istemiyorum. Kaygımı anlıyormuş gibi gelip elime konuyor. Sonra usulca kutuya giriyor.”

Bu rüyanın devamını görmek için aylarca uyuyabilirim. Ama biliyorum ki, güzel rüyalarda son yoktur. Güzel rüyaların sonunu görememek ya da görsek bile hatırlayamamak da beni çok üzüyor. Her neyse, görüyorsun ki hafızam yerinde. Lafı biraz daha uzatmak isterdim. İnan bu sohbet sabahı bulsun isterdim. Ama ilgini kaybettiğini fark ediyorum. O yüzden tadında kalsın istersen. Derin bir nefes daha çek. Benim yerime de olsun bu sefer. Buncası dert idi. Deva ise muallak.

Bir yorum yazın