Kendine Gel

Uyandığımda tavanda asılı duran lambaya kilitlenmiştim. Dışarıda esen rüzgârın duvarları sarsması, bu lambanın da sallanmasına sebep oluyordu. Dışarıdan insanlar gelip geçiyor, insanlar geçmeye yeltendikçe de kendince beni koruyan köpek havlayarak onları uyarıyordu. O havladıkça tebessüm ediyordum çünkü beni korumaya çalıştığına kendimi inandırmıştım. İnanmak ne güzel şey, umudu da beraberinde getiriyor.

Sonra doğruldum, ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğim gibi çadırın ön fermuarını açarak dışarıdaki serin havanın içeri dolmasına izin verdim. Uyanır uyanmaz karşında denizi görünce gülümsemem biraz daha arttı ve dudaklarım aralandı. Fırsat bu fırsat denizin kokusunu, rüzgârın taşıdığı sükûneti var gücümle içime geçtim. Çadırın fermuarını kapatarak, taşlık sahilde yürümeye başladım. Her adımımda dalgaların çıkardığı sesi bozduğumu düşünüp kendime kızıyordum. Sonra adımlarımı hızlandırdım ve adada turlamaya başladım. Buraya 3 haftadır üst üste geldiğim için artık sokak hayvanlarını tanıyor, onları tekrar gördüğüm için seviniyordum. Vapur iskelesine kadar geldim, vapur saatlerine baktım. Çünkü İstanbul’un keşmekeşine geri dönmek zorundaydım. Zorunda olmak hissi diye bir şey var ve bu belki de “dünyadaki en boktan şeyler” listesinde ilk üçe oynar. Dönüş saatlerini aklıma kazıdıktan sonra modern çağa ilişkin tüm iletişim araçlarından uzak olmanın verdiği huzurla, hızlı adımlarla çadırıma geri döndüm. Ve her şey o an başladı.

Dünyada değildim. Dünyalı hiçbir kimseyle, hiçbir şeyle bağım yoktu. Çadırımın içinde ellerimi ensemde birleştirmiş yatıyordum. Üşüyordum. Ama umurumda değildi. Ve düşünüyordum. Düşündüklerimin ağırlığı, çadırın karanlığını üzerime üzerime bastırıyordu. Uyandığımda içinde olmaktan haz duyduğum güzellik, artık beni zorluyordu. Çadırdan çıkıp toparlandım. Hamağımı alıp, insanların “hamak kurduğum yer” olarak bildiği, kendime mâl ettiğim yere, küçük bir falezi andıran, denize sıfır küçük bir düzlükte, tanrının bile beni görmesini istemediğim bir yere kurdum. Burada olanları ne kadar tasvir etmeye çalışsam da beceremem.

Dalgaların sesleri, rüzgârın esintisi, hamak sallandıkça ağaçların çıkardığı hışırtı ve gözlerimi kapatıp görmek istediğim manzaraların üzerinde uçuşum. Evet, sizlerle değildim. O an sadece ne olmak istediysem o suretteydim. Müzik yoktu, kitap yoktu ya da sanal dünya yoktu. Tüm gerçekliğiyle var olan tek şey, benlik duygumdu. Hemen sonra bu duygunun arkasından beliren “zorunda olmak hissi”. Dönmem gerekiyordu ve saatimi kontrol ettiğimde ilk vapuru kaçıracağımı düşündüm. Belki de buna inanmak istedim. Dedim ya; inanmak güzel şey. Yine de bir sonraki vapura yetişmek için toparlanmak zorundaydım.

Her şey güzeldi ve moralim mevsim normallerinin çok üzerindeydi. Henüz vapura yeni binmiştim ki, yukarıdan bir ses “kendine gel!” diye uyardı beni. Ben daha ne olduğunu anlamada aynı ses kulaklarımda yankılanmaya başlamıştı bile. O an, bu mevsimin hiç geçmeyeceğine olan inancım arttı. Bu sefer inandığım şey, umutlu olmayı da saçma bulmamı sağlıyordu. Neye inanacağımı, hangi yöne gideceğimi bilmiyordum. Öğrenmek üzereyken bile aslında hiçbir şey öğrenemeyeceğim söyleniyordu.

Sessiz kaldığım her anda, aynı uyarı sözcükleri kulaklarımda çınlıyordu; “kendine gel.”

“Sen umutlu olamazsın.”

Leave A Comment