İsyanın Adı

Erken; henüz geceliğini çıkarmamışken İstanbul, aşk tüm sinsiliği, sahteliği, nefreti ve belirsizliğiyle sokulurken yanımıza kadar, tek yapabildiğimiz beklemekti. Geçer dediğimiz her otobüs için yanlış durakta, yanlış hattı beklediğimizi fark etmemiz pek tabii ki zaman almıştı. Fark ettikten sonra da bir şeyin değişmemiş olması, bu şehrin kurmuş olduğu tezgâha ne kadar aşina olduğumuzu hatırlatır bana şu an bile. İnsanlar, fatura tutarları, telefon numaraları, devamlı gidilen fastfood restoranları bile değişirken, bu şehir tüm çıplaklığıyla aynıydı. Hep aynı kalacağı için pek bir önemi de yoktu değişmemesinin. Ne de olsa, taşı ve toprağı altındı. Altına baktığında gördüğün şeydi bu şehir.

Kar yağarken kelebek gibi can verirdin sorguladığında. Hala da öyle! Bu gerçek değişmez. İstanbul.. Diğer bir deyişle, isyan bul! Attığın her adımda bir neden bulunur burada isyan için. Yazdığın her harf, okuduğun her şiir, izlediğin her film İsyanı çağrıştırır sana içerisinde barındırıyorsa bu şehri. Öyle ki, öyle köşeler vardır ki bu çerçevede, kan kokar, aşk, cinayet, huzur, tiner, parfüm kokar. Bok kokar bu şehirde. Tabir-i caizse İstanbul, isyanın adıdır kanımca. O yüzden âşık eder bizi kendine. Nefretle birlikte vazgeçilmezliğini koyar ortaya. Biz de yeriz. Kanarız. O ise kasılır. Kasıntı bir gülüşle, “tabii ki ben güçlüyüm!” der. Adettendir, kendimizi gaza getirip, hodri meydan çekeriz İstanbul’a. Ne de olsa isyanın adıdır bu.


Leave A Comment