İnsanların en güzeli, kendini sevmeyendir.

Benim sizle asla çözülmeyecek büyük bir hesabım var. Benden aldıklarınızın hesabını soracağım ama hiçbiriniz hesap veremeyeceksiniz. Çünkü ne derseniz deyin, karşınızda asla ikna olmayan bir ahmak olacak. Evet, bu ahmak benim.

Kırdığınız testilerle su taşıyamadığım için affedin beni. Yolduğunuz karanfilleri yakamda taşıyamıyorum. Topuğumdan vurdunuz, inanın sekiyorum. Ve sonra, hiçbir şey olmamış gibi yürümemi bekliyorsunuz; yapamıyorum. Bazı yaralarım hemen kapanır benim. Böyle durumlarda kendimi bir mutant gibi hissederim. Ama bazı yaralarım sanki buzulların eriyişi ve ozon tabakasının delikleri ve dinazorların tükenişi gibi kalıcı geliyor. Hatta büyüyorlar ama kapanmaları mümkün değil. Kendimi ömrünü tamamlamış ancak bir türlü ölemeyen bir kelebek gibi hissediyorum. Uçamıyorum, hareket edemiyorum. Umutsuzca dilini bedenime saracak bir sürüngen bekliyorum.

“Bu hayat” diye başlayan cümleler kurardım eskiden. Her bokun müsebbibi hayatmış gibi, onu suçlardım. Sonra “bu şehir” dedim, “bu iş, “bu adam”, “bu kadın”.. Ve sonra nihayet “ben” diyebildim. Muazzam bir aydınlanma ile, aslında kendimi sevmediğimi fark ettim. Büyük cümleler kurdum eşe dosta. Kendimi yerdim, sağolsunlar; kulak asmadılar. Bazen kendi kendime “versus” yapıyorum. “Oğuz vs. Oğuz” Hangisinin mağlup, hangisinin galip, hangisinin suçlu, hangisinin ak olduğunu bilmeden kendime saldırıyorum. Çıkan sonuçlara baktığımda, dudaklarımı kilitleyip bir odaya çekiliyorum ve o günün şanslı müzisyenini de ortama dahil edip uzun uzadıya sohbet ediyorum. Bazıları çok iyi dinliyor, bazıları çok güzel teselliler sunuyor, bazıları da unutturmayı bir şekilde beceriyor. Ama birden aklıma geliyor sonuçlar.

Eskiyi görüyorum, eski fotoğraflara bakıyor ve “ahh!” diyorum. Çünkü bazı fotoğraflar, görünmez yaralarımı sızlatıyor. Tıpkı bazı şarkıların da yaptığı gibi. Sonra yeniye bakıyor ve yine “ahh!” diyorum. Yenisini aynada gördüğümde bile görünür/görünmez tüm yaralarım sızlıyor. Böyle anlarda karar vermem de zor olmuyor haliyle; yeni Oğuz’u sevmiyorum. Sen de sevmiyorsun. Zaten annem de sevmiyor. Tanrı’nın sevip sevmediğinden emin değilim. Aslında biraz cesaretim olsa bu cümleyi “kaldı ki umurumda da değil” diye tamamlardım. Ama halen nabza göre şerbet vermenin derdindeyim.

İnsanlar olarak ne kadar zayıf olduğumuzu farklı bir pencereden izah edeyim mi size? Bazı yanlışların doğru olduğuna o kadar inandırmışız ki kendimizi, kendini sevmediğini söyleyen birini bile bu düşüncesinden dolayı suçluyor, yanlış hissettiğine dair yargılıyoruz. Herkesi, kendinden bile iyi tanıdığımız yanılgısı bizi, yanlışın göbeğinde, yenilmeyi bekleyen bir zeytin gibi bırakıyor. Kendimizce bazen teselli, bazen de kendi çıkarlarımız uğruna, insanları olmadıkları kişiler gibi gösterme gayreti en büyük yanlışlar listesinde kendine bir şekilde yer bulur. Bunu unutmamak gerekiyor.

Ey insanlar, sizle olan hesabımdan geçtim. Ancak kendimle olan hesabı görecek gücüm olmadığından ne yapacağımı bilemeden, sonbahar ayazında demir bir bankta oturuyorum. Yalnızım. Çocukken sokakta üşüdüğümde, sigara içen insanları çektikleri her nefeste içleri ısınıyor sanıp kıskanırdım. Şimdi bu demir bankta otururken sigara değmemiş dudaklarım titriyor. Gözlerim dolu, tırnaklarım biçimsiz. Özetle hiç de sevilesi değilim. Dolayısıyla kendimi sevmiyorum diye beni suçlamayın, yadırgamayın. 250 sene sonra, “insanların en güzeli, kendini sevmeyendir” dedirteceğim size.

Öpüyorum.

Bir yorum yazın