Deneme – 1

Üst düğmesi kopuk ve bilekleri dirseğe kadar yırtıktı gömleğinin, belli olmasın diye katlıyordu kollarını. Hadi göğsü açık olsun “ne de olsa başım dik” diyordu ahbaplarına. Yine de çekingenliği ağır basıyordu yokluk ortasında. Birini seviyordu, uzaktı. Uzaktan izliyordu saçını, gülüşünü ve kendince anlam atadığı mimiklerini. Moralsiz gördüğünde kanı donuyordu. Hele bir de ağlıyorsa kadın, o zaman titriyordu elleri. Korkudan, sinirden, heyecandan ya da her ne içinse işte. 

Her sabah aynı saatte kalkıyor, sakatken bulduğu kedisine kendinden artırdığı yemeğini sunuyor ve giyiyordu tekrar aynı gömleği büyük bir titizlikle. İş sadece gömlekle de bitmiyordu tabii. Topuğunda ki delikten devamlı ayaklarına taş batan ayakkabısı, fermuarı bozuk ve kendisine en az iki beden bol gelen bir pantolonu da vardı zengin gardırobunda. Son model, şeker çuvalıyla kaplı el arabasını da alıp tekrar aynı güzergâha, ayakları nereye kadar kaldırabilirse bu yükü gidiyordu sorgusuz sualsiz. Ki hiç bir zaman yarı yolda bırakmadı onu ne ayakları nede topuğu delik ayakkabısı. 

Güçlüydü. Kendi gözüyle bakardı hep çevresine. İdealleri vardı. Ne gömleği, ne pantolonu, ne ayakkabısı. Hiçbir şey kesmemişti hayallerine bakış açısını. Kuru dallarla desteklediği köhne barakası bile. Her pazartesi günü, yeni bir kimliğe bürünerek çıkıyordu insanların arasına. Haftanın diğer günleri onu görüp, sakınan insanlar; bir tek pazartesi günleri tanıyamıyordu onu. Dolayısıyla sakınamıyorlardı da. Pazartesi izin yapıyordu aklı sıra. Haliç’te çocukluğundan beri peşinden ayrılmadığı balıkçı dedesinin sandalında alıyor soluğu. Açtılar mı bir 70’liği, ne dert kalıyordu geriye ne keder. Ne gömlek geliyordu aklına, ne topuğu delik ayakkabı. Sessiz bir mırıldanmayla başlayan rast, dedenin de eşliğiyle eşsiz bir fasıla dönüyor birden. Müzeyyen Senar kadar olmasa da estiriyorlar şarkıyı. Her yer karanlık diye bir giriyorlar, her yer kararıyor. Her dubleden sonra gözleri doluyordu bizimkinin.  Dedesine bakıyordu ve derin bir ahh çekiyordu. “Ahh be ihtiyar..” Aralarında geçen her sohbete konu oluyordu bu derin iç çekmeler. Ve balıkçı dede, neden diyordu…”Neden be evlat! Neden varını yoğunu inkâr edip sersefil dolaşıyorsun.” Her zaman ki gibi aldığı tek cevap acı kokan bir tebessüm oluyordu. Demlenmeye devam ettikçe denize dalıyordu gözleri. Bazen dolu dolu bakıyordu ki kırpsa gözlerini yanakları nemlenecekti. Sıkıyordu kendisini gözlerini kırpmamak için.

Hayat diyordu “Hayat hiç adil değil be ihtiyar! Ben keyif sürerken, daha 17’sini görmemiş, kapalı trafikte simit, su, çakmak, çiçek satan çocukları görünce kanım pıhtılaşıyor. Oysaki aynı yaşlarda bir gün bile açlık çekmemiş edepten yoksun, halden ahvalden anlamaz kimseleri görünce nefretim kat be kat artıyor hayata.” Cevap vermiyor dedesi. Sadece kafasını hafifçe aşağı yukarı sallayarak katılıyor söylediklerine. Bitiriyorlar dünyayı durdurdukları dakikaları.

Tekrar yola koyuluyor. Her ne olursa olsun bir gün bile ihmal etmediği ziyaretini gerçekleştiriyor Feriköy Mezarlığı’nda. Mezar taşı en temiz olan mezarlardan biriydi annesine ait olan. Keşke diyordu, “keşke babamın yattığı yeri de bilsem onu da görebilsem.” Yalnız kalalı 16 sene oluyordu. 7 yaşından beri bir gün aksatmamıştı annesini görmeyi. Elini toprağa sürüyor, kokluyor, gözlerinde ki nemle ıslatıyor ve tek bildiği duayı ediyordu. -Allah’ım anneme iyi bak olur mu?- 7 yaşından beri her gün birkaç saniyeliğine, sadece annesinin yanında ağlıyordu. Hayat onu güçsüz yakalamasın diye hesaba kattığı en büyük değerlerden birisiydi bu. Çünkü o ağladığında, annesinin, gözyaşlarını sileceğini düşünüyordu her seferinde. Çok yazık ki, olmuyordu!

Oradan da demir aldıktan sonra eve gidip kedisi ‘piyon’ la vakit geçirmeyi düşünüyordu. Cebinde kalan bir kaç kuruşla semtte ki kasaplardan birinden tavuk artığı almaya niyetliydi, aldı da. Ancak kaldığı yerin tam karşısında kan lekelerini görünce, aklına kötü bir şey getirmek istemedi. “Ne de olsa Piyon beni bekliyordur” diyerek devam etti yürümeye. Ama içi burkulmuştu. Hayatında bir dedesi, bir kedisi, yırtık gömleği, pantolonu ve topuğu delik ayakkabısından başka hiçbir şeyini görmeyen birisi için bu çok büyük bir travmanın başlangıcıydı adeta. Evet Piyon evde yoktu. Kapının önüne çıktı ve kan izlerini gözleriyle takip etti. Karşı kaldırımda kalan çöp kovasına kadar ilerliyordu izler. Belli ki her ne olduysa oraya kadar sürüklenmişti. Yavaş adımlarla “Allah’ım n’olur!” diyerek ve bunu tekrarlayarak ilerliyordu çöp kutusuna. Kutuya baktığında gözleri dolmuştu. İlk defa annesinin yanında değilken ağlıyor, ilk defa aynı çevre de oturan insanlar onu ağlarken görüyordu. Piyon evinin tam önünde, yoldan geçen bir araba tarafından ezilmişti. Adam belki kaçmıştı, belki çöpe kadar sürükleme nezaketini göstermişti. Bunun önemi yoktu çünkü Piyon artık ölü ve bizim ki artık tam anlamıyla yalnızdı.

Leave A Comment