Boğuntu

Tekrar, sabah uyandığımda ne giyeceğimi ya da öğle yemeğinde neler atıştıracağımı düşündüğüm zamanlara dönebilir miyim lütfen? Çünkü artık sabahları kalktığımda, “bugün nereden ve nasıl gol yiyeceğim acaba?” diye düşünmek canımı sıkmaya başladı. Bazen öyle bir oluyor ki kendimi küçücük, penceresiz bir odada yüzükoyun yatarken buluyorum. Çünkü bu odada nefes almaya imkân veren sadece kapının eşiğindeki birkaç milimetrelik boşluk var. Heyhat, orayı da keçeyle kapatmış olduklarını bilmiyordum ki, doğrulayım. İnsan bir şeyleri bilmediği zaman daha umutlu olabiliyor. Oysa bir kitapta “İnsan bilmediği şeyler hakkında daima abartılı düşüncelere kapılır” diye bir şey okumuştum. Bizi umutsuzluğa sürükleyen şey, bilmemek mi? Yoksa bilmediklerimizin alakalı olduğu konuların derinliği midir? Bilmiyorum! İnanın, bilmiyorum.

İçinde bulunduğum odadan bahsetmek istemiyorum ancak aylardır buradan başka bir yer görmediğim için elimdeki tek şey bu. Hayal gücümü zorlayamadığım ve size sadece olanı verebildiğim için affedin.

Bu odaya beni nasıl getirdiklerini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım buraya gelmeden önce güzel bir yemek yediğim, yemek sonrasında da pahalı bir şişe kırmızı şarabın dibini görmüş olmam sanırım. Şarap bittikten sonra evde, salonun ortasına uzanmıştım. Evdeki kedilerin tüylerinin havada uçuştuğunu hatırlıyorum bir de. Daha sonra sızmışım. Bundan sonrası kocaman bir sis bulutunu andırıyor zihnimde. Uyandığımda buradaydım. Yüksekliği boyumla eşit, genişliği kol açıklığım kadar ya var ya yok. Işık, ses, yaşam belirtisi, böcek, örümcek ağı, yiyecek, içecek, umut yok! İnsan, dış dünyayı görmüş olmasa burada yaşamaktan şikâyet etmezdi belki de. Ancak dışarıda olan biteni bilirken, insanları özlerken ve anlatacaklarını henüz bitirmemişken buraya sıkıştırılması ıstırabımı kat be kat arttırıyor. Belki bugün ölsem, beni buraya kapatanların pişmanlıklarını görebilirim umuduyla nefes almamaya çalıştığım oldu. Zaten sınırlı miktarda olan oksijeni de nefesimi yeteri kadar tutamayışımın ardından hızlı hızlı soluyarak tükettim. İşe yaramadı.

Bu uçsuz karanlığın bedenimle bir derdinin olmadığını anladığımda ise dehşete düştüm. Onun hedefinde bedenim değil, ruhum vardı ve başarıyordu da ruhumu pes ettirmeyi. Burada zaman kavramını yitirdiğim için sabah mı yoksa akşam mı ya da güneşin en tepeden üzerimize adeta ateş ettiği öğle saatleri miydi, bilmiyorum. Zaman zaman gözyaşlarım akmadan ağladığım oluyordu. Kalbimin ritmi ve atışlarının sesi o kadar yükseliyordu ki sanki Lars Ulrich, Master of Puppets’ı diğer enstrümanlara gerek duymadan ve bir daha çalmayacakmışçasına çalıyordu. Burada ne kadardır olduğumu bilmiyorum ancak bu şarkıyı hala hatırlayabiliyor olmam kısa bir tebessüm etmemi sağladı şu an.

Bazen de kalbimin sert ve sarsıcı bir şekilde atması yüzünden deprem olduğunu sanıyor, uyukladığımda dehşete düşmüş bir şekilde gözlerimi açıyordum. Karanlık o kadar kararlıydı ki, gözlerimi açıp açmadığımı ellerimle kontrol etmek zorunda kalıyordum. Her neyse bunları daha fazla anlatıp sizi burayı düşündürmek zorunda bırakmak istemiyorum. Beni bu boğuntuya sürükleyenin ne olduğunu anladığımda, ondan da bahsedeceğim. Fakat şimdilik eskiden bildiğim şarkıları hatırlamaya çalışmak istiyorum. Onları hatırlamak tebessüm ettiriyor.

Leave A Comment